Chat ve Sohbet Bilgi Merkezi

Arsiv ‘Güzel Sözler’


Afetler?

27 Ekim 2009 Yazan* PowerUser | Kategori* Dini Hikayeler, Dini Sözler, Haberler

Üzerinde yaşadığımız dünya, biz hiç farkında olmasak da, içerden ve dışardan pek çok tehdit unsuruyla doludur. Göktaşları, karadelikler, kuyruklu yıldızlar, dıştaki tehdit unsurlarının sadece bir bölümüdür. Diğer yandan, dünyanın derinliklerine doğru inildikçe binlerce derece sıcaklıktaki sıvı tabakaya rastlanır. Öyle ki dünyayı “ayağımızın altında içi kaynayan bir küre” olarak tanımlamak hiç de yanlış olmaz. Bunların dışında dünyayı çepeçevre kuşatan koruyucu bir atmosfer vardır. Ancak atmosferin koruyuculuğunun yanında bir de son derece kuvvetli etkileri olan atmosfer olayları mevcuttur; rüzgarlar, fırtınalar, tayfunlar…

Tüm bu tehdit unsurları zaman zaman etkili olmakta; bunların sonucunda da can ve mal kaybıyla sonuçlanan ve doğal afetler olarak adlandırılan olaylar gerçekleşmektedir. Başta depremler olmak üzere, volkan patlamaları, seller, dev dalgalar, hortumlar, fırtınalar, büyük yangınlar birbirlerinden farklı şiddet ve etkilere sahiptirler. Ortak yönleri ise oldukça kısa bir zaman içinde bir şehri, orada yaşayan insanları ve diğer tüm canlıları yok edebilmeleri ve büyük hasarlara yol açabilmeleridir. En önemlisi de insanların bu zararları engellemeye kesinlikle güç yetirememeleridir.

Bu felaketlerin tümü, insanların çok iyi bildikleri ama karşılaşmadıkları sürece akıllarına getirmek istemedikleri gerçeklerdir. Dünya üzerindeki yaşam öyle uygun dengeler üzerine ayarlanmıştır ki, bu tarz olaylar çok büyük alanlarda etkili olmaz. İnsanlar da dahil olmak üzere tüm canlılar için adeta özel bir koruma mevcuttur. Ama bu korumanın yanısıra Allah, zaman zaman insanlara, yaşadıkları mekanın ne derece güvensiz olabileceğini de göstermektedir. Bahsettiğimiz afetleri meydana getirerek, üzerinde yaşadıkları gezegene hiçbir hakimiyetleri olmadığını onlara hatırlatmaktadır. Kendi acizliklerini kendilerine göstermekte ve bütün bunlar öğüt alıp aklını kullanabilenler için birer düşünme nedeni olmaktadır.

Peki bunun dışında insanların bu olaylardan çıkarmaları gereken sonuçlar nelerdir?

Daha önce de üzerinde durduğumuz gibi dünya, insanların denenmesi, Allah’a iman edenlerle etmeyenlerin ayrılması için özel olarak yaratılmış bir imtihan yeridir. Allah bu gerçeği “… amel bakımından hanginizin daha iyi olduğunu denemek için gökleri ve yeri altı günde yaratan O’dur…” (Hud Suresi, 7) ayetiyle haber vermiştir.

Dünya için olan bu özel imtihan ortamı son derece eksiksiz hazırlanmıştır; öyle ki karşılaşılan her olay belirli sebeplerle meydana gelir. Her detay sebep-sonuç ilişkileri içerisinde gerçekleşir. Örneğin, insanların yeryüzü üzerinde durabilmesi yerçekimi kanunuyla açıklanır; yağmurun yağması bulutlar ve rüzgar sayesinde gerçekleşir; ölüm, kaza veya hastalık mutlaka bir sebeple oluşur… Kuşkusuz bu tarz sebep sonuç ilişkilerini sayfalarca sıralayabiliriz. Ancak burada önemli olan bunların sayısı değil, ne derece “inandırıcı” bir sistem oluşturduklarıdır.

Bu sistemin bir özelliği de, her olayın insan mantığının kavrayabileceği şekilde gelişmesidir. Örneğin, Allah zaman zaman insanları doğal afetler yoluyla uyarabilir. Bu tarz bir olayda, mesela bir depremi düşünelim; pek çok insan ölebilir veya yaralanabilir. Bunların arasında gençler ve yaşlılar, erkekler ve kadınlar, hatta çocuklar olabilir. Tüm bunlar son derece “doğal” görünür ve gafil olan insan, bu afetlerin Allah tarafından özel bir amaca yönelik olarak yaratıldığını fark etmez. Şimdi düşünelim; eğer böyle olmasaydı ve bir depremden yalnızca Allah’a karşı suç işleyen kişiler etkilenseydi ne olurdu? Kuşkusuz imtihan ortamı tamamen yok olurdu. Ama Allah böyle bir şeye izin vermemiş ve yukarıda da belirttiğimiz gibi dünyada gerçekleşen her olayı son derece “doğal” görünümlü bir mizansende hazırlamıştır. Bu “doğal” görünümlü olayların ardında bir amaç ve hikmet olduğu, ancak Allah’ın farkında olan ve derin bir kavrayışa sahip olan müminler tarafından fark edilir.

Ayrıca Allah “Her nefis ölümü tadıcıdır. Biz sizi, şerle de, hayırla da deneyerek imtihan ediyoruz ve siz bize döndürüleceksiniz” (Enbiya Suresi, 35) ayetiyle tüm insanları zaman zaman iyi ve kötü olaylarla deneyeceğini bildirmiştir. Bir olay olduğunda o ortamdaki pek çok insanın bundan etkilenmesi elbette imtihanın bir sırrıdır. Unutulmamalıdır ki Allah sonsuz adalet sahibidir ve O, sonsuz adaletiyle her insana yaptığının tam karşılığını ahirette verecektir. Bu dünyada insanların başlarına gelen olaylar yalnızca bir denemedir. Sabredenlerin de, denendiklerini fark edemeyenlerin de karşılığı eksiksiz olarak ödenecektir. Nitekim Allah’a gönülden bağlı, O’nun yüceliğini hakkıyla takdir edebilen insanlar dünyanın bu sırrını kavramışlardır. Başlarına bir musibet geldiğinde hemen Allah’a yönelir ve tevbe ederler. Çünkü Allah’ın Kuran’daki şu vaadini bilirler:

Andolsun, biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele. Onlara bir musibet isabet ettiğinde, derler ki: “Biz Allah’a aitiz ve şüphesiz O’na dönücüleriz.” Rablerinden bağışlanma (salat) ve rahmet bunların üzerinedir ve hidayete erenler de bunlardır. (Bakara Suresi, 155-157)

Yukarıdaki ayetlerde de bildirildiği gibi inanan veya inanmayan tüm insanlar bazı olaylarla denenirler. Kimi zaman doğal bir afet, kimi zaman günlük hayattan bir olay, kimi zaman birtakım eksiklikler veya hastalıklar; dünyada insanlardan hiç uzak olmayan gerçeklerdir. Bu tarz belalar kimi zaman şahısları, kimi zaman ise toplumları etkileyebilecek düzeyde meydana gelirler ve insanları hem maddi hem manevi yönden etkileyebilirler. Örneğin, refah ve bolluk içinde yaşayan kişilerin iflas etmesi, son derece güzel bir insanın bir kaza sonucu yüzünün bakılamayacak hale gelmesi veya tedavisi olmayan bir hastalığa yakalanması, ani bir fırtınayla bir şehrin zarar görmesi zaman zaman rastlanan ve dünya hayatının “pamuk ipliği”ne bağlı olduğunu gösteren olaylardır.

Önemli olan, insanların bu olaylardan almaları gereken dersi kavrayabilmeleridir. Çünkü Allah’ın insanlara, maddi ve manevi zarar veren olaylarla hatırlatmalar yapması, o insanların bulundukları sapkın durumdan kurtulmaları, Allah’ın dosdoğru yoluna girmeleri için kendilerine verilen bir mesajdır. Allah, insanlara yaşatılan bu felaketlerin de dünya üzerindeki hiçbir şey gibi boşuna yaratılmadığını, bunların insanlar için birer “hatırlatıcı” olduklarını göstermektedir. Allah Kuran’da hiçbir olayın kendi izni olmadan gerçekleşemeyeceğini bize şöyle bildirmiştir:

Allah’ın izni olmaksızın hiçbir musibet (hiç kimseye) isabet etmez. Kim Allah’a iman ederse, onun kalbini hidayete yöneltir. Allah, herşeyi bilendir. (Teğabün Suresi, 11)

Allah’ın izni olmaksızın hiçbir nefis için ölmek yoktur. O, süresi belirtilmiş bir yazıdır. Kim dünyanın yararını (sevabını) isterse ona ondan veririz, kim ahiret sevabını isterse ona da ondan veririz. Biz şükredenleri pek yakında ödüllendireceğiz. (Al-i İmran Suresi, 145)

Tüm bunların yanısıra karşılaşılan zorlukların bir hikmeti de şudur: Kendini dünyada güç sahibi gören insan, Allah’ın dilemesi ile bir anda gerçekleşen afetler karşısında, ne derece aciz olduğunu fark eder. Ne kendine, ne de etrafındaki insanlara yardım etmeye güç yetiremez. Herşey Allah’ın elindedir; O’ndan başka zarar veya yarar vermeye gücü yeten kimse de yoktur. Bu gerçek insanlara şöyle bildirilmiştir:

Şayet Allah sana bir zarar dokunduracak olursa, O’ndan başka bunu giderecek yoktur. Sana bir iyilik dokunduracak olursa da O, herşeye güç yetirendir. (Enam Suresi, 17)

Bu bölümde şimdiye kadar dünya üzerinde karşılaşılmış olan çeşitli afetleri tüm etkileriyle anlatacağız. Ki böylece insanların tutkuyla bağlı oldukları dünyanın körü körüne bağlanacak bir yer olmadığını ve asıl yaşamın ahiret hayatı olduğunu hatırlatalım. Gözler önüne sereceğimiz bu gerçekler aynı zamanda, meydana gelen afetler esnasında ve sonrasında, insanların içine düştükleri çaresizliği kendilerine göstermektedir. Bu çaresizlik, Allah’ın gücü karşısında insanların hiçbir gücü olamayacağının ve Allah’tan başka dost ve yardımcıları da olmadığının ifadesidir.

DEPREMLER

Depremler, doğa olayları içinde en zarar verici etkiye sahip olan ve insanları en çok tehdit edenlerden biridir. Yapılan tespitlere göre dünya üzerinde yaklaşık iki dakikada bir deprem olmaktadır. Hesaplayacak olursak, bir sene içinde dünyada meydana gelen deprem sayısının milyonları bulabildiği ortaya çıkar. Bunların ortalama üç yüz bin tanesi hissedilecek kadar kuvvetli, yirmi tanesi ise bir şehri yıkacak güçte depremlerdir. Fakat her zaman kalabalık nüfuslu bölgelere rastlamadıkları için büyük bir zararla sonuçlanmazlar. Her yıl oluşan depremlerin, yaklaşık olarak yalnızca beş tanesi yıkıma ve ölüme sebebiyet vermektedir.

Yukarıda verilen bilgiler ışığında, insanların depremlerle çok fazla yüzyüze gelmedikleri anlaşılmaktadır. Yaklaşık her iki dakikada bir dünyanın herhangi bir yerinde deprem olmasına rağmen, bu depremlerin şiddeti öylesine hassas ayarlanmıştır ki; kimi zaman insanlar bunların varlığından bile haberdar olmazlar. Elbette bu, Allah’ın insanlar üzerindeki korumasının açık bir delilidir.

Günümüzde depremler en fazla tek bir şehir ve o şehrin çevresindeki belirli bölgelerde hissedilmektedir. Oysa Allah’ın dilemesi ile bütün dünyayı etkileyecek şiddette, yaşamın son bulmasına neden olacak, yeryüzünü yerle bir edecek bir sarsıntının olması da oldukça kolaydır. Nitekim yeryüzünün yapısı gereği depremlerin oluşması normaldir; fay kırıkları, tabakalar arasındaki boşluklar vs. bu doğa olayını kaçınılmaz kılmaktadır. Bilimsel bir kaynak, muhtemel depremlerden şöyle söz etmektedir:

Dünyanın derinliklerindeki kuvvet, sert yerkabuğunu dayanma gücünün ötesinde iter, kayalar bu gerilmeye karşı koyamayarak yoğun bir enerji patlamasıyla kırılır ve yarılır. Bu yer sarsıntısının sonucunda şehrin bütün yapıları yerle bir olabilir, tüm toplum bir daha geri dönmemek üzere yıkıntıların altında kalabilir. (Doğal Felaketler, Readers Digest, 1996)

Kuşkusuz Allah’ın bir deprem meydana getirmesi için, “doğal şartlar”ın depreme elverişli olup olmamasının bir önemi yoktur. O, her dilediğini, bütün doğal şartlara aykırı da olsa dilediği anda gerçekleştirir. Ancak Allah, yeryüzündeki doğal şartları da oldukça güvensiz ve istikrarsız bir halde meydana getirmekle, insana bu dünya üzerindeki yaşamının gerçekte pamuk ipliğine bağlı olduğunu hatırlatmaktadır. Nitekim Kuran’da insanlar muhtemel bir felaket konusunda uyarılırlar:

Artık ‘kötülüğü örgütleyip düzenleyenler’, Allah’ın, kendilerini yerin dibine geçirmeyeceğinden veya şuuruna varamayacakları yerden azabın gelmeyeceğinden emin midirler? Ya da onlar, dönüp-dolaşmaktalarken, onları yakalayıvermesinden? Ki onlar (bu konuda Allah’ı) aciz bırakacak değildirler. Veya onları bir korku üzerinde yakalayıvermesinden (mi emindirler)? Öyleyse Rabbin, gerçekten şefkatli ve merhamet sahibidir. (Nahl Suresi, 45-47)

Allah dilese, saniyeler süren bu depremler, saatlerce hatta günlerce sürebilir. İnsanlar, başlarına gelenlerin şaşkınlığını yaşarken, yeni felaketlere maruz kalabilirler. Bu, kuşkusuz Allah için kolaydır. Ancak Allah rahmetiyle insanları korur. İnsanlara kendi büyüklüğünün farkına varmaları ve O’nun dilemesine karşı gelemeyeceklerini görmeleri için hatırlatmada bulunur. İnsanlara dünyaya yönelik çabalarının hiçbir karşılığı ve kazancı olmadığını hatırlatır.

Bu noktada 20. yüzyılda meydana gelen en büyük depremleri ve etkilerini de hatırlamakta yarar var.

TEKNOLOJİNİN YENİLGİSİ:KOBE DEPREMİ

Sahip oldukları teknolojinin üstünlüğü, çoğu zaman insanlara doğaya hükmetmeye güçleri varmış gibi bir his verir. Oysa bu hisse kapılanlar, çok kısa süre içerisinde hayal kırıklığına uğrayabilirler. Çünkü sonuç olarak teknoloji de Allah’ın, insanların hizmetine verdiği bir araçtır ve Allah’ın hakimiyeti altındadır. Nitekim en üstün teknolojinin dahi doğaya hükmetme imkanına sahip olmadığını çeşitli olaylar insanlara ispatlamıştır.

Örneğin Japonlar yapılarında titizlikle uyguladıkları “depreme karşı tedbir” teknolojisine rağmen; 1995 yılının Ocak ayında sabaha karşı meydana gelen bir depreme yenik düşmekten kurtulamamışlardı. İleri bir teknoloji ile inşa ettikleri binaların çoğu kağıttan yapılmışçasına yıkılmıştı. Japon hükümeti ve üniversiteleri, depremleri önceden haber veren bir yönteme sahip olabilmek için, yaptıkları sayısız araştırmalara son 30 yıl içinde bir milyar dolar (yaklaşık 40 trilyon lira) yatırmışlardı. Ama başarılı olamadılar, çünkü yer kabuğundaki sarsıntıları tanıyıp sınıflandırmak için yüzde yüz geçerli modeller geliştirmek olanaksızdır. Nitekim Kobe’de meydana gelen deprem farklı özelliği açısından bu duruma bir örnek teşkil etmektedir.

 

 

Gercek Yurt Ahiret..?

27 Ekim 2009 Yazan* PowerUser | Kategori* Dini Sözler, Haberler

GERÇEKYURT AHİRET…..

Pek çok insan, dünya üzerinde eksiksiz ve mükemmel bir yaşamın kurulabileceğini sanır. Gerekli maddi imkanlar elde edildiğinde, bu dünyadaki yaşamın insanı tam olarak tatmin edebileceğini ve mutlu kılabileceğini düşünür. En yaygın kanaate göre insan, maddi bir zenginlik, “mutlu bir yuva” ve diğer insanlar gözünde saygınlık (statü) elde ettiğinde, kusursuz bir hayat kurmuş olur.Oysa Allah, Kuran’da bizlere bu tür bir bakış açısı vermez. Aksine, Kuran’da bildirildiğine göre, dünya üzerinde sürdürdüğümüz yaşam, asla eksiksiz, mükemmel ve sorunsuz olamaz. Çünkü, özellikle böyle olamayacak şekilde tasarlanmıştır.

“Dünya” kelimesinin kökeni bu konuda çok önemli bir anlam içerir. Kelime, Arapça’daki “deniy” sıfatından türemiştir. “Deniy” ise, alçak, düşük, basit, değersiz gibi anlamlara gelmektedir. Bu durumda “dünya” kelimesi de, bu sıfatları içeren bir mekan anlamını taşır.

Nitekim, dünya hayatının değersizliği ve önemsizliği Kuran’da sık sık vurgulanır. Dünya hayatını güzel kıldığı düşünülen tüm faktörler—zenginlik, iş hayatı, evlilik, çocuklar, başarı vs.—Kuran’a göre aslında geçici ve aldatıcı birer metadan başka birşey değildirler:

Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, ‘(eğlence türünden) tutkulu bir oyalama’, bir süs, kendi aranızda bir övünme (süresi ve konusu), mal ve çocuklarda bir ‘çoğalma-tutkusu’dur. Bir yağmur örneği gibi; onun bitirdiği ekin ekicilerin (veya kafirlerin) hoşuna gitmiştir, sonra kuruyuverir, bir de bakarsın ki sapsarı kesilmiş, sonra o, bir çer-çöp oluvermiştir. Ahirette ise şiddetli bir azap; Allah’tan bir mağfiret ve bir hoşnutluk (rıza) vardır. Dünya hayatı, aldanış olan bir metadan başka birşey değildir. (Hadid Suresi, 20)

Bir başka ayette, insanın dünya hayatı dolayısıyla nasıl bir aldanışa kapıldığı şöyle açıklanır:

Hayır siz, dünya hayatını seçip üstün tutuyorsunuz. Ahiret ise daha hayırlı ve daha süreklidir. (A’la Suresi, 16-17)

Sorun da, üstteki ayette dendiği gibi, dünya hayatının ahirete üstün tutulmasıyla başlar. Çünkü insanlar, dünya hayatını ahirete üstün tutmakla, Allah’ın vaadine ve dolayısıyla Allah’a yüz çevirmiş olmaktadırlar. Allah Kuran’da bu insanları “Bizimle karşılaşmayı ummayanlar, dünya hayatına razı olanlar ve bununla tatmin bulanlar ve bizim ayetlerimizden habersiz olanlar” (Yunus Suresi, 7) olarak tanımlar ve bunların Cehennem’e gideceklerini haber verir.

Elbette, dünya hayatının eksikliği, bu dünyada güzel şeylerin var olmadığı anlamına gelmez. Aksine, Allah dünyayı Cennet’i hatırlatacak pek çok güzel nimetle doldurmuştur. Fakat bu güzelliklerin yanına Cehennem’e ait olan eksiklik, çirkinlik ve kusurlar da katılmıştır. Dünyada, imtihan ortamının hikmeti gereği Cennet ve Cehennem’e ait özellikler karışık ve birarada bulunurlar. Bu şekilde müminler hem Cennet hem de Cehennem hakkında fikir edinir, hem de kendilerini dünyadaki kısa ve geçici yaşama kaptırmak yerine, gerçek, kusursuz, eksiksiz ve sonsuz yaşam olan ahirete yönelirler. Allah’ın kulları için seçip beğendiği yaşam da işte bu ahiret hayatıdır. Ahiret Kuran’da insanların gerçek ve ebedi yurdu olarak tarif edilir.

İşte bu nedenle, ahiret yurdunu kazanmak, yani Cennet’e kavuşmak için ciddi bir çaba gerekmektedir. Allah inanan kullarına bunu emretmiştir:

Rabbinizden olan mağfiret ve eni göklerle yer kadar olan cennete (kavuşmak için) yarışın; o, muttakiler için hazırlanmıştır. (Al-i İmran Suresi, 133)

CENNET İÇİN YARIŞANLARIN DURUMLARI

Mümin Kuran’da sonsuz bir ecir, sonsuz bir mükafat, sonsuz bir mutlulukla müjdelenmiştir. Ancak çoğunlukla dikkatlerden kaçan önemli bir nokta vardır. O da, sonsuz zaman içinde, sonsuz güzelliklere uzanan bu müjdenin, mümin daha dünyadayken başladığıdır. Çünkü mümin ahirette Cennet’le müjdelendiği gibi, bu dünyada da Allah’ın lütuf ve ikramından, nimetinden mahrum bırakılmamıştır.

Kuran’da, salih amellerde bulunan müminlerin bu dünyada da güzel bir hayatla yaşatılacakları haber verilir:

Erkek olsun, kadın olsun, bir mü’min olarak kim salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz Biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz. (Nahl Suresi, 97)

Hem bir mükafat ve şevk kaynağı hem de karşılıksız lütuf ve ihsanının bir göstergesi olarak salih kullarına dünyada nimet ve güzellik vermesi Allah’ın değişmez bir kanunudur. Zenginlik, ihtişam ve güzellik Cennet’in en temel özelliklerinden olduğu için, Allah sevdiği seçkin kullarına Cennet’i hatırlatacak, onların Cennet’e kavuşma arzu ve heyecanlarını artıracak nimetlerin ve ortamların benzer örneklerini bu dünyada da yaratır. Bu yüzden, nasıl inkarcıların ebedi azapları daha bu dünyadan başlıyorsa, salih müminler için vadedilen ebedi güzellikler de kendilerine dünyadaki hayatlarında gösterilmeye başlanır. Allah mümine, onu denemek kastıyla, hayatı boyunca sıkıntılar, çileleler, acılar da verebilir; ama bunlara Allah rızası için sabreden mümin, tüm bu sıkıntılardan, inkarcı bir insanın anlayamayacağı manevi bir lezzet alır.

Bir mümin, onu yaratan Allah’ın bilincinde olmasından, O’nun emir ve yasaklarına uymasından, O’nun insanlar için seçip beğendiği dini yaşamasından ve ölümünden sonrası için çok büyük umut ve beklentiler taşımasından ötürü dünyadaki yaşamı boyunca her türlü ruhsal sıkıntı ve üzüntüden uzaktır. Herşeyden önce kendisini Yaratan’ın yardımı ve desteği kendisiyle beraberdir. Müminlerin her namazda, her salih amelde, Allah rızası için yapılan küçük büyük her işte Allah’ın kendilerini gördüğünü, meleklerin bunları amel defterlerine yazdığını ve ahirette tüm bunların karşılığını alacaklarını bilmelerinden doğan bir huzurdur bu. Bu, Allah’ın kendilerini görünmeyen meleklerle desteklediğini, “önlerinden ve arkalarından izleyenleri” olduğunu ve bunların kendilerini “Allah’ın emriyle gözetip-korumakta” (Rad Suresi, 11) olduklarını, O’nun yolunda yapılan mücadelede galip gelecek olanların, Cennet’le müjdelenmiş olanların hep kendileri olduklarını bilmelerinden kaynaklanan bir güven duygusudur. Böylece salih müminler, Allah’ın meleklere, “… iman edenlere sağlamlık katın…” (Enfal Suresi, 12) vahyi doğrultusunda, asla korkuya ve hüzne kapılmazlar.

Müminler, “bizim Rabbimiz Allah’tır deyip sonra dosdoğru bir istikamet tutturan” (Fussilet Suresi, 30) insanlardır. Ve, “onların üzerine melekler iner. ‘Korkmayın ve hüzne kapılmayın, size vadolunan Cennet’le sevinin’” (Fussilet Suresi, 30) derler. Müminler Allah’ın “kimseye güç yetireceğinden fazlasını yüklemeyeceğini” (Araf Suresi, 42) bilmişlerdir. Kadere ve herşeyi yapıp edenin Allah olduğuna kesin bir bilgiyle inanırlar ve böylece başlarına gelenlere “Allah’ın bizim için yazdıkları dışında bize kesinlikle hiçbir şey isabet etmez” (Tevbe Suresi, 51) diyerek tevekkül ederler. Allah rızasına uyduklarından ve hep “Allah bize yeter, O ne güzel vekildir.” (Al-i İmran Suresi, 173-174) dediklerinden dolayı da, onlara hiçbir kötülük dokunmayacaktır. Ancak dünya bir imtihan meydanı olduğundan elbette müminin karşısına çeşitli zorluklar çıkabilir. Belli dönemlerde açlık, hastalık, uykusuzluk, kaza, maddi kayıp, vs. türünden çeşitli sıkıntılarla karşılaşabilir. Fakirlikle ve zorluklarla da imtihan olabilir. Ayette bu imtihan şöyle bildirilmiştir:

Yoksa sizden önce gelip-geçenlerin hali başınıza gelmeden Cennet’e gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle bir yoksulluk, öyle dayanılmaz bir zorluk çattı ve öylesine sarsıldılar ki, sonunda elçi, beraberindeki müminlerle; “Allah’ın yardımı ne zaman?” diyordu. Dikkat edin, şüphesiz Allah’ın yardımı pek yakındır. (Bakara Suresi, 214)

Kuşkusuz ki bu zor durum, peygamberin ve yanındaki müminlerin Allah’a duydukları saygıyı ve korkuyu, Cennet’e olan özlemlerini daha da arttırmıştır. Zaten Allah, ayetin sonunda yardımının çok yakın olduğunu da müjdelemektedir. Sonuçta, “Allah, takva sahiplerini zafere ulaşmalarıyla kurtarır. Onlara kötülük dokunmaz ve onlar hüzne kapılmayacaklardır.” (Zümer Suresi, 61)

Mümin zorlukların imanının denenmesi için özel olarak yaratıldığını, güzel bir sabır ve tevekkül gösterdiği takdirde bunların ahireti için sınırsız bir ecir kaynağı, olgunlaşması için büyük fırsatlar olduğunu bildiğinden, huzur, mutluluk ve neşesinden hiçbir şey kaybetmez. Hatta şevk ve heyecanı daha çok artar. Bu sıkıntılar onun ruhi dengesini, dirayet ve kararlılığını hiçbir zaman olumsuz yönde etkilemez.

Bu durum kafirler içinse tam tersidir. Bir inkarcı, çektiği çeşitli bedensel acıların yanında, ruhen de azap çeker.

Korku, üzüntü, ümitsizlik, tedirginlik, karamsarlık gibi inkarcıların karakteristik özelliği olan negatif duygular, onların Cehennem’de çekecekleri azabın manevi kısmının bu dünyadaki küçük bir başlangıcını oluştururlar. Allah, saptırdığı bu insanların “göğsünü sanki göğe yükseliyormuş gibi dar ve sıkıntılı” kılar ve “iman etmeyenlerin üzerine böyle pislik çökertir.” (En’am Suresi, 125)

Allah, buna karşın kendisinden bağışlanma dileyen, tevbe eden salih müminleri dünyada da güzel bir surette faydalandıracağını ve ihsanda bulunacağını başka ayetlerde de bildirmiştir. Hud Suresi’nin 3. ayetinde şöyle bildirilir:

Ve Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra O’na tevbe edin. O da sizi, adı konulmuş bir vakte kadar güzel bir meta (fayda) ile metalandırsın ve her ihsan sahibine kendi ihsanını versin. Eğer yüz çevirirseniz gerçekten ben, sizin için büyük bir günün azabından korkarım. (Hud Suresi, 3)

Bir başka ayette de müminlerin dünya hayatı şöyle tarif edilir:

Sakınanlara: “Rabbiniz ne indirdi?” dendiğinde “Hayır” dediler. Bu dünyada güzel davranışlarda bulunanlara güzellik vardır; ahiret yurdu ise daha hayırlıdır. Takva sahiplerinin yurdu ne güzeldir. (Nahl Suresi, 30)

Ahiret yurdu bu dünyadan daha hayırlı ve üstündür. Dünya hayatının tüm güzellikleri, ahiret yurdu ile mukayese edildiğinde değerini tamamen yitirmektedir. O halde bir hedef belirlenecekse bu hedefin sadece ahiret olması gerekmektedir. Zaten bunu hedefleyen müminlere Allah, dünya hayatlarında da nimetlerini artırmaktadır.

MÜMİNLERİN GERÇEK YURDU; CENNET

Allah, huzuruna mümin olarak gelecekler için içlerinde ebedi olarak kalacakları Cennet’i vadetmiştir. Allah’ın vaadi ise şüphesiz ki gerçekleşmesi kuşku götürmeyen en kesin sözdür. Böylece kesin bir bilgiyle inananlar, bu vaadin gerçekleşeceğinden asla kuşkuya kapılmazlar ve mümin olarak canlarını teslim ettikleri takdirde günahlarının bağışlanarak Cennet’e kabul edileceklerini bilirler. Bir ayette şöyle denir:

Adn Cennet’leri (onlarındır) ki, Rahman (olan Allah, onu) kendi kullarına gaybtan vadetmiştir. Şüphesiz O’nun vaadi yerine gelecektir. (Meryem Suresi, 61)

 

 

Dunya Hayatinin Aldatan SusLeri..?

27 Ekim 2009 Yazan* PowerUser | Kategori* Anlamlı Sözler, Dini Hikayeler

İnsanların yaşamları boyunca ulaşmak ve sahip olmak için çaba harcadıkları birkaç hedef vardır. Zenginlik, mal, itibar, eş, çocuk gibi maddi ve manevi değerler, her insan için dünya hayatının değişmez süsleridir. Yapılan tüm planlar, gösterilen çabalar, uğraşlar bu değerlere sahip olmak içindir. Tüm bunların hepsinin gelip geçici olduğunu, dünya üstündeki herşeyin değer kaybettiğini, eskidiğini, yok olduğunu bildikleri halde, insanlar kendilerini bunlara şiddetle bağlanmaktan alıkoyamazlar. Malın eskiyeceğini, toprakların hep aynı berekete sahip olamayacağını, o çok değer verdikleri eşlerinin bir gün yaşlanıp güzelliğini kaybedeceğini ve en önemlisi de her insanın tüm sahip olduklarını bir gün bırakmak zorunda kalıp dünyadan ayrılacağını bilmelerine rağmen bu bağlılığı sürdürmeye devam ederler.

Böyle yaşayan insanlar öldükten sonra bütün ömürlerini sadece bir şeyi “elde etme” üzerine harcadıklarını, dünyanın etkileyici ve kendilerini büyüleyen süslerine aldandıklarını, ölümlü olan herşeye hak ettiğinden fazla değer verdiklerini anlayacaklardır. Ve dünyada yapmaları gerekenin ise yalnızca, sahip olduklarını zannettikleri, ama aslında hiçbir şekilde hak iddia edemeceyecekleri herşeyin tek sahibi olan Allah’a kulluk etmek olduğunu göreceklerdir.

İnsanların içlerinde yaşadıkları bu “tutkulu bağlılık” Kuran’da şöyle haber verilmiştir

Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, hayvanlara ve ekinlere duyulan tutkulu şehvet insanlara ’süslü ve çekici’ kılındı. Bunlar, dünya hayatının metaıdır. Asıl varılacak güzel yer Allah katında olandır. (Al-i İmran Suresi, 14)

Servet, eşler, oğullar, ticaret gibi dünyaya ait tüm değerler, Allah’ı ve ahireti unutarak sadece bunlar için yaşayan insanları tutkuyla oyalamaktadır. Oysa Allah’ın gücünü ve büyüklüğünü gereği gibi takdir edebilseler, dünyaya ait herşeyin birer imtihan aracı olduğunu da anlayabilirler. Yapmaları gerekenin de tüm bu nimetleri onlara veren Rablerine kulluk etmek ve şükretmek olduğunu da fark edebilirler. Ama kesin bir bilgiyle iman etmeyen insanlar, hırsla dünyaya bağlandıkları için kavrayışları körelir; son derece eksik ve kusurlu olan dünyayı, ona ait her türlü değerle birlikte gözlerinde büyütürler.

Allah ahirette çok daha hayırlısını ve üstününü insanlara vereceğini vaat ettiği ve bu güzelliğe kavuşmak için de sadece kendisine gereği gibi kulluk edilmesini, yalnızca Kendi rızasının aranmasını emrettiği halde, insanların bundan yüz çevirip dünya hayatına razı olması şaşırtıcıdır. Oysa bir insan tamamen dinsiz, inançsız bile olsa, en azından öldükten sonra dirilmenin “ihtimali” bile, onu bu konuda daha akıllı davranmaya zorlamalıdır.

Müminler ise bunun “ihtimal” değil, kesin bir gerçek olduğunun farkındadırlar. Bunun bilincine varmış oldukları için de tüm yaşamlarını cehennem ihtimalinden uzaklaşıp cennete kavuşmak için çaba harcayarak geçirirler. Çünkü bilirler ki, sadece dünyadaki çıkarları ve zevkleri için uğraşıp didinen kimsenin, ahirette düşeceği durum ve yaşayacağı hayal kırıklığı çok acı olacaktır. Dünyada yığdığı mallar, örneğin biriktirdiği altınlar, bankalardaki paraları, evleri, arsaları, arabaları ahirette kurtulabilmesi için yeterli olmayacak, çok güvendiği ailesi ve yakın dostları onu orada koruyamayacaklar, hatta yüz çevireceklerdir. Fakat tüm bu gerçeklere rağmen insanların çoğu yaşadıkları hayatı alternatifsiz görmekte, ona körü körüne bağlanmakta ve ahireti unutmaktadır. Bu gerçek Kuran’da şöyle bildirilmiştir:

(Mal, mülk ve servette) Çoklukla övünmek, sizi ‘tutkuyla oyalayıp, kendinizden geçirdi.’ Öyle ki (bu,) mezarı ziyaretinize (kabre gidişinize, ölümünüze) kadar sürdü. (Tekasür Suresi, 1-2)

Şu ana kadar bahsettiğimiz, “süslü ve çekici kılınma” elbette dünyadaki imtihanın bir sırrıdır. Allah dünyada insanlara sunduğu tüm imkanları çok güzel ve gösterişli yaratmıştır. Ama bir o kadar da zayıf, geçici ve kısadırlar ki, bu şekilde insanlar aradaki kıyası yapabilsinler. İşte sır burada saklıdır. Dünya hayatı gerçekten, Allah’ın şanına uygun olarak çok güzel, renkli ve ihtişamlıdır. Onda yaşamak, zevk almak elbette bir nimettir ve Allah’tan istenir. Fakat hiçbir zaman Allah’ın rızasından ve ahiretten daha önemli değildir. Bu yüzden de insanların bu nimetleri kullanırken asla gerçek amaçlarını unutmamaları gerekir. Allah Kuran’da insanları bu konuda uyarmıştır:

Size verilen herşey, yalnızca dünya hayatının metaı ve süsüdür. Allah katında olan ise, daha hayırlı ve daha süreklidir. Yine de akıllanmayacak mısınız? (Kasas Suresi, 60)

Evet, insanlar dünyadaki değerlere bağlanmakta ve ahireti unutmaktadırlar. Üstelik düşünmedikleri önemli bir gerçek daha vardır. Bağlı oldukları değerler, sahip olmaya çalıştıkları “süsler” kendilerine dünyada da gerçek mutluluğu verememektedirler. Bunun en önemli nedenlerinden biri insanın bitmek bilmeyen hırsı ve hep daha fazlasını isteyen nefsidir. İnsanların değer verdikleri şeylerin “en üstününe” sahip olmaları, içinde bulundukları dünya koşullarında mümkün değildir. Sahip oldukları her ne olursa olsun muhakkak daha üstünü, daha iyisi, daha güzeli vardır. Dolayısıyla bu dünya insan ruhunun gerçek huzuru ve tatmini bulacağı bir yer kesinlikle değildir.

GERÇEK ZENGİNLİK BU DÜNYADA MI?

İnsanların çoğu, dünyadaki yaşamlarının eğer isteyip uğraşırlarsa, mükemmel ve kendilerini gerçekten tatmin edecek kadar eksiksiz olabileceğini zannederler. Bunun da yeterli maddi imkanların elde edilmesiyle sağlanabileceğini düşünürler. Böylece mutlu bir aileye daha rahat kavuşacak, insanların gözünde itibar kazanacak, huzur içinde yaşamlarını sürdüreceklerdir. Oysa tüm ömürlerini sadece bunları elde etmek ve kaybetmemek için tüketen insanlar aslında büyük bir hataya düşmektedirler. Çünkü hayatlarını yalnızca dünyadaki huzurlarını ve rahatlarını düşünerek geçirmişler, gerçek ve sonsuz hayatın ahiret olduğunu tamamen unutmuşlardır. En önemli görevleri Allah’a kulluk etmek olduğu halde, dünyaya aldanmış, sahip oldukları tüm zenginlikleri kendilerine veren ve onları yaratan Allah’a şükretmeleri gerekirken, Allah’ı unutmuş ve insanların rızasını kazanmak için didinip durmuşlardır.

Oysa Allah Kuran’da dünyadaki değerlerin geçiciliğini, önemsizliğini ve aldatıcı çekiciliğini insanlara bildirmiştir:

Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, ‘(eğlence türünden) tutkulu bir oyalama’, bir süs, kendi aranızda bir övünme (süresi ve konusu), mal ve çocuklarda bir ‘çoğalma-tutkusu’dur. Bir yağmur örneği gibi; onun bitirdiği ekin ekicilerin (veya kafirlerin) hoşuna gitmiştir, sonra kuruyuverir, bir de bakarsın ki sapsarı kesilmiş, sonra o, bir çer-çöp oluvermiştir. Ahirette ise şiddetli bir a-zap; Allah’tan bir mağfiret ve bir hoşnutluk (rıza) vardır. Dünya hayatı, aldanış olan bir metadan başka bir şey değildir. (Hadid Suresi, 20)

 

Chat Odalarımız.

Nick:


Arşivler



Eglence Google PageRankPagerank  Seyret chat sohbet chat sohbet sohbet sohbet

Take the Alexa Toolbar with you for 1-Click access to search, site reviews & more!

 
 gugil amca  bizi sevio ::)